Neden okumuyoruz diye sorarken bile bu yazıyı büyük bir çoğunluğunun okumayacağını biliyorum. Hele bir de uzun bir yazıysa hiç ihtimal bile vermiyorum..

Neyse, neden okumadığımız konusu ele alırken Türk aile yapısının referans alınması gerektiği kanısındayım. O meşhur ebeveynler okumuyor, çocukları da bu yüzden okumuyor tezine küçük bir miktarda katılıyorum. Bunun altında daha derin gerekçeler mevcut.

Aile yapımız genel itibariyle oldukça katı. Çoğu evde olduğu üzere, otoriter bir baba ya da dominant anne figürü, hatta ve hatta her ikisini birden bulunduran çekirdek aileler mevcut. Bahsettiğim, çocuklar için ilk olan rol modellerinin, yani ebeveynlerin, bünyelerinde barındırdıkları, “ben bilirim“, “benim dediğim olur” duruşudur. Bu tip bir ailede büyüyen çocukların, bilinçaltı gelişimi,ister istemez “büyükler daima daha iyi bilir” algısıyla şekilleniyor. Bu sebepten ötürü gelişme aşamasında ki bir çocuk, bilme yetisini sadece yaşamışlığa ve yaşa endeksleyerek, okuma kültürünü yadsımasına neden oluyor. Okumanın kendisine bir şey katmayacağını ifade edenler de bu yolun yolcusu. Özellikle şu an dünya’da okuma oranlarına baktığımızda, dikkat ederseniz ağırlıklı olarak baskıcılıkla doğru orantılı bir gidişat var. Baskı ne kadar çoksa okumayan da o kadar çok. “çok okuma kafan karışır.”, “okuyup da memleketi sen mi kurtaracaksın” hep bu topraklardan çıkmış sözler. Ailelerin çocuklarının düşüncelerini ve söz söyleme haklarını, “sen sus“, “sen küçüksün“, “sen bilmezsin“şeklinde bastırmaları ve boynuzun kulağı geçebileceğini kabullenememeleri durumu var olduğu müddetçe, öğrenilmiş çaresizlik yeni nesil için kaçınılmaz bir sonuç olacaktır. Çünkü bu doğrultudaki çocuk, düşünce kanallarını kapatarak, öğrenmeyi okumaya değil sadece yaşa bağlayacak, bilginin her halükarda, kendisine karşı üstün bellediği erklere karşı herhangi bir tesirde bulunmayacağını çaresizce kabullenecektir. O yüzden değil midir, karakterimizi oturtmaya başladığımız zaman sürecinde kendimizi ailemize kanıtlamaya çalışmamız. Bu da onu okumanın ve bilmenin gereksizliğine inandıracak. Belirli yaş olgunluğuna erişildiğinde ise karşısına bu sefer de patron, devlet… gibi yeni figürler çıkacak ve aynı kısır döngü katmanlaşarak devam edecek.

Diğer bir husus, ülkemiz insanının yazının icat edilmesinin büyüsünü kavrayamamış olması. Oldum olası bunu çok gizemli bulmuşumdur. Nesnelere verdiğimiz isimler ve bunların yazıya dökülerek, ortak bir kavramsal bütünlük oluşması. Birbirimizi yüz yüze hiç görmeden anlayabilmeye atılan ilk adım. Özünde son derece olağanüstü aslında. hiç görmediğiniz Dostoyevski’ye, Camus’a, Kafka’ya veyahut sadece yazdıkları vasıtası ile aşık olacağınız kadına hayran kalabilmek, şekilciliği yıkıp iç güzelliğe yönelmek ya da hissiyatlarınızda yalnız olmadığınızı fark etmek.

Tüm bunlar düşünüldüğünde bir yanda da okumanın gereksizliğini savunan koskocaman bir kitle. Ortalama ömrü boyunca, çizdiği sınırların ötesini göremeyecek olmanın acizliği. Sartre’nin ne demek istediğinden yoksun kalmak ya da Fernando Pessoa’nın yalnızlık tanımlarından birini, tek satır okumadan, onun çaresizliğine ortak olamadan bu dünyadan cehaletin mutluluğu ile göçüp gitmek çok garip geliyor bana. Okuyalım, okutalım!

1 YORUM

  1. “Nesnelere verdiğimiz isimler ve bunların yazıya dökülerek, ortak bir kavramsal bütünlük oluşması. Birbirimizi yüz yüze hiç görmeden anlayabilmeye atılan ilk adım”
    Ecematlas
    Okuma üzerine kılasikliği son kısımda aşmış
    güzel bir yazı.
    Özellikle ‘okumanın büyüsü ‘cümlesine kapıldım.

Bir Cevap Yazın