Bir devlet hastanesinin Poliklinik bölümündeyim.

Hiç size de olur mu bilmem, çok bunaldığım bazı zamanlarda kendimi rahatlatacak bir oyun bulurum. Mahsusçuktan ben ortamın dışında bir odada oturuyormuşum da, bir kameradan kendim dahil her şeyi uzaktan izliyormuşum gibi..

Allah’ım tam bir kaos var. Kalabalık, korkunç kalabalık.

Kimisinin yaşlı annesi veya babası yanında..Koluna girmiş, zorlukla yürüyen bir yaşlıya destek olmaya çalışıyor gergin bir yüzle..
Kimisi çocuğunu kucaklamış koşturuyor, çehresinde korku var, yorgunluk var.. Belli gece hiç uyumamışlar.
Bazısı kendi hasta, eli karnında iki büklüm sabretmeye çalışıyor, yüzü adeta grileşmiş acıdan..
Daha sağlıklıymış gibi görünen, ama kim bilir nesi olan bir sürü sabırsız, yorgun, bunalmış, dip balığı gibi insan..

Herkes “önce girme” telaşında..
Sıraya önce gireyim, sırayı aldım, bir bahane odaya önce gireyim, yürürken öne geçeyim..
Bunun için bir farkında değilmiş gibi itekleme, bir omuz, kimi zaman alenen çarparak geçme hali hakim.

Oturacak yer bulmak ayrı bir rekabet duygusu yaratıyor. Onca kalabalığa yetecek yer yok. Büyük çoğunluk ayakta..

Bebek ingaları, inlemeler, birbirine avaz avaz seslenmeler, mikrofondan gelen anonslar, havasız salonda sinir bozucu bir tını yaratıyor.

Doktorlara ve sağlık görevlilerine bakıyorum sonra..

O kalabalığa yetmeleri lazım. Hem insan olarak, hem zaman olarak.

Babamın sesi çınlıyor kulaklarımda : “ Düşün ki kızım, bütün gün hasta ve mutsuz insanlarla muhatapsın..”

Bir doktor kızı olarak, ben masanın iki tarafını da bilen az kişilerden biriyim.

Önümden 40 yaşlarında bir doktor geçiyor, suratı asık, gergin.. Ah diyorum, “Kim bilir gece nöbetteydi, kaç acil vakayla ilgilendi, tam uyuyacaktı, servisteki o kadın kanama geçirdi, acil ameliyata girdi, sabah oldu, poliklinikte “10 dakikada” “ bir hasta” bakması gerekti. Oysa akşam kızının mezuniyet töreni var. Ona bir hediye almak isterdi, alamadı. Vakit kalmadı çünkü. Akşam evde 20 dakika koltukta kestirip kızının yanında olmaya gidecek.. Yarın mı? Yarına devam..
Düşünsenize, o da bir çeşit kürek mahkumu gibi.. Otomatiğe bağlamış.
Ama mesleğini hayal ettiği gibi mi yapıyor, kim bilir..”

Çaresizce baktım etrafıma..
“Eksik olan ne ?” diye uzun uzun düşündüm..

Bir hasta ile, bir doktor arasına bu uçurumu çizen ne?

Yetmedi, bir hasta ile başka bir hasta arasındaki rekabeti yaratan şey ne?

Ne olmuş bize?

Sonra daank diye cevabı geliverdi.. “EMPATİ”!

Biz, sevgili kardeşlerim, kendimizi birbirimizin yerine koyarak düşünmeyi unutmuşuz.

Empati olmayınca “hoşgörü” de olmuyor.

İşte o zaman sevgi saklanıyor bir kuytunun dibine.. Sevginin olmadığı yerde de her türlü melanet at koşturuyor.

Yani bir hasta, bu doktor kaç saattir ayakta acaba, yemek yiyecek vakti bulabildi mi, bu gece uyudu mu diye düşünmeyi aklına bile getirmiyor. Bir doktor hiç yorulmaz, hiç acıkmaz, hiç uykusuz kalmaz, hiç onun da bir yakını veya kendisi hastalanmaz, hiç derdi tasası olmaz , o bir süper kahramandır zannediyor. Sadece kendini düşünüyor. Doktoru karşısında kendisini iyileştirmekle mükellef bir robot sanıyor. Duyguları , ihtiyaçları ve zaafları olamaz diyor.

Doktora gelince, onca hastanın içinde, onca dert dinleyince, sanıyor ki kendisi hiç yatağa düşmeyecek.. Hiç o ağrıları kendisi çekmeyecek.. Hiç kendisi de bir başka doktorun ağzına bakmayacak iyileştirsin kendini diye.. Ağrım var diyene “normal, olur bu” derken, o ağrıyı kendisi çekse ne hissederdi diye düşünmüyor..

Diyeceksiniz ki, sağlık sektörü, maddi imkansızlıklar vs vs..

Evet onlar da var, ama şöyle bir arkanıza yaslanıp düşünün, “insan” faktörünün hiç mi önemi yok?

Şartlar ne olursa olsun, hoşgörünün olduğu ortamda çiçekler açmıyor mu?

Olmasını istediğiniz şeyi siz başlatın.

Şu bencillik hastalığının sizi ele geçirmesine izin vermeyin. Bir bakın etrafınıza.. Sizden daha kötü olduğunu düşündüğünüz biri varsa, ona sıranızı veriverin. Ya da kalkın yerinizi verin.. Ya da sadece basit bir “Geçmiş olsun” deyin. Bir tek kişi bunu yapsa, o koridorun havası değişir biliyor musunuz?

Bekleyen diğer hastalar sizin engelli yarıştaki rakipleriniz değiller. “Hasta”lar. Tıpkı sizin gibi. Kendinizi onların yerine bir koyun.

Sevgili doktor kardeşlerim, siz de n’olur, “gözlerine bakarak” konuşun hastaların.. Onları sadece bir hasta bir beden olarak değil, düşünen, hisseden, acı çeken, endişe duyan bir insan olarak değerlendirin. Muayene 5 dakika bile sürse, çıkarken “İyi olacaksın” deyin. Bir doktordan bunu duymak bir hastaya öyle bir moral, öyle bir güç verir ki inanamazsınız. Sırf bunu söylediğiniz için iyileşecek hastalar olacaktır.

Ona rağmen kaba davranan insanlar da var diyeceksiniz..

Eeee, ne demiş Mevlana :

“Neyi arıyorsan o’sun sen
Sen gül ol da, uğruna ötmeyen bülbül utansın.”

Bige Güven Kızılay
01.09.2015

Bir Cevap Yazın