Dün akşam saatlerinde annemle telefondayız. Sesi epey kısılmış, konuşacak halde değil. Endişelenecek bir durum olmadığından emin olmak için sözlerini zar zor seçmeye çalışıyorum telefonun diğer ucundan. Çıkmayan sesiyle işe gitmiş. Ben neden evde dinlenmediğini sorarken, “Acil işler” dediğini duyabiliyorum sadece.

Annem bir doktor. Zamana karşı yarışan hastaları var.

Annemin hastaları çocuk. Kan hastası çocuklara bakıyor. “Acil iş”dediği vakit biliyorum ki öyle havadan sudan değil, gerçekten acil bir iştir onunki.

Telefonu kapatıyoruz. Önüme bir haber düşüyor. Bir doktor öldürülmüş. Yine bir doktor öldürülmüş…

Samsun’da Kadın Doğum Uzmanı Dr. Aynur Dağdemir, yanında çalışan kadınla eski eşi arasında büyüyen tartışmayı engellemek isterken bıçaklanarak öldürülmüş. Bıçaklayan adam, Dr. Dağdemir’i öldürdükten sonra intihar etmiş.

Yüce basınımız adamın ‘kıskançlık krizi’ yaşadığını söyler şimdi. Belki de ‘psikolojik sorunu’ olduğunu iddia edecekler. Bunların hiçbiri mühim değil. Çünkü hiçbiri doğru değil.

Erkek şiddetiyle hekime yönelik şiddetin birleştiği bir cinayet bu. Kadına şiddet uygulamak isteyen bir adama engel olmaya çalışan doktorun katledildiği bir cinayet bu.

Dr. Aynur Dağdemir, görevi sırasında katledilen ilk doktor değil. Dr. Dağdemir cinayeti münferit bir cinayet de değil. Dr. Dağdemir cinayeti, doktorlara yönelik sistematik hale getirilen itibarsızlaştırmayla nefretin neticesinde meydana geldi.

Bugün Türkiye’de tıp fakültelerinin hali içler acısı. Ödenek verilmeyen hastaneler, farelerin cirit attığı poliklinik koridorları… Üniversite hastaneleri, başörtüsü sorununu çözdüğü için bütün diğer problemleri çözdüğünü zanneden yönetim kadrolarıyla dolu.

Profesör derseniz, o bitti kalmadı. ‘Nesli tükenen’ birkaç hoca var tabii. İsimlerini sorarsanız sayabilirim ama. O kadar azlar yani.

Son birkaç yıldır avukatlar, gazeteciler, sanatçılar gibi doktorlar da itibarı iki kuruş edilen kesimden. ‘Doktor efendi’ devri kapandı hatırlarsanız. Hem doktor dediğin nedir ki zaten? Elinin kiri! Yaptığına iş denmez.

En az altı sene paralarsın kendini. Üzerine bunun TUS’u vardır, yan dalı vardır. Gözlerin kan çanağına dönene, halüsinasyon görene kadar sabahlayacağın asistanlık yılları vardır. Kimi zaman 48 saat nöbete kalırsın. Okul bitince eğitim bitmez. Aksine meslek, esas o zaman başlar. Literatür okumak istesen zamanın olmaz. Günde yüzlerce hasta kuyrukta bekler. Hiçbirine yaranamazsın.

Sonra bütün bunlar yetmezmiş gibi bir gün gelir, doktor olmak için en berbat koşullara sahip ülken seni düşman beller. Bir polis müdahalesinde yaralananlara yardım ettiğin için ibadethaneyi kirlettin diye ceza alırsın. Bir katliamı kınadın diye meslekten men edilmen istenir.  Onca işin arasında, artık akademisyenliğin bilmem kaç yılını devirmiş olmana rağmen banka çalışanı gibi performans formu doldurman beklenir.  Hastanın gözünde hiçbir kıymetin kalmadığı, artık saygı duyulacak bir kişi olarak görülmediğin için hakarete uğrarsın. Bir diğerinin ‘gözü döner’, hastanenin ta ortasında bıçaklanırsın. İnsan hayatı kurtarmak için yıllardır çalıştığın kurumdan cenazen çıkar.

Ne yapsın bu doktorlar? Hastanelerde can kurtarmaya çalışırken kendi canlarının derdine mi düşsünler? Bu mudur koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin doktorlara reva gördüğü muamele? Nedir yani? Söyleyin, biz de bilelim!

Doktor olmak kolay değil. Türkiye’de doktor olmak ise artık kelle koltukta çalışmayı göze alabilmek demek.

Doktorun ne olduğunu unuttuk belli ki, belki biraz hatırlatır diye yazmak istedim bu yazıyı. Doktor deyip geçmeyin. Herkesin işi elbet bir gün bir doktora düşer. Sonra gün gelir, mumla arasanız işin ehli birini bulamazsınız.

Doktor emektir, öyle kolay harcamayın.

Burcu Karakaş

Bir Cevap Yazın